Kitabın siparişi verildi. Şimdi heyecanlı bekleme sürecindeyim. 1-2 haftaya burada olacak. İkinci kitapta bu sefer 240 sayfa içerisinde, gezdiğim ve fotoğraflarını çektiğim ülkeler arasından seçilmiş 300’e yakın fotoğraf ve o uzak mesafelerde yaşananlar var.Sayfa örnekleri ise altta:

uzaklar - Haluk Karahan
05.02.12

Kitabın siparişi verildi. Şimdi heyecanlı bekleme sürecindeyim. 1-2 haftaya burada olacak. İkinci kitapta bu sefer 240 sayfa içerisinde, gezdiğim ve fotoğraflarını çektiğim ülkeler arasından seçilmiş 300’e yakın fotoğraf ve o uzak mesafelerde yaşananlar var.

Sayfa örnekleri ise altta:

yorum
Share/Save/Bookmark
Bu gece sıkı çalıştım. İkinci kitabımda da son dönemece geldim. Yoğun ve uzun saatler sonrası Hong Kong tamamlandı. Geriye Çin fotoğrafları kaldı sadece.
“Uzaklar” çok yakında… :) 04.02.12

Bu gece sıkı çalıştım. İkinci kitabımda da son dönemece geldim. Yoğun ve uzun saatler sonrası Hong Kong tamamlandı. Geriye Çin fotoğrafları kaldı sadece.

“Uzaklar” çok yakında… :)

yorum
Share/Save/Bookmark
Kitap çalışmamda süreç yavaş ilerliyor. Macau bitti. Sıra ABD’de. Fotoğrafları elden geçir, seçim yap, şablon belirle, yazılarını yaz, yerleşimini yap vs vs…  21.01.12

Kitap çalışmamda süreç yavaş ilerliyor. Macau bitti. Sıra ABD’de. Fotoğrafları elden geçir, seçim yap, şablon belirle, yazılarını yaz, yerleşimini yap vs vs… 

yorum
Share/Save/Bookmark
Lisbon’da Christmas ışıkları… 31.12.11

Lisbon’da Christmas ışıkları…

yorum
Share/Save/Bookmark
20.12.11

İsviçre gezi notları #1

Gecikmiş de olsa sonunda biraz birşeyler toparlayabildim. Geçen seferki İsviçre gezisinde gördüklerim bende hayranlık uyandırmıştı. Dağlar bölgesinde görülesi onlarca nokta ve nefis manzaralar eşliğinde küçük köylere doğru uzanan patikalar mevcut. Bu sefer hedefim Engelberg ve Titlis oldu.

Zürih gidiş dönüş biletini aldıktan sonra, bana katılacak olan arkadaşlarımın da son anda gelemeyecek olmalarını bildirmeleri, tek başıma planlamam gereken bir diğer tatili daha ortaya çıkardı.

İnternetten haritalar açıldı, gidilesi yerler belirlendi, yenilecek şeyler seçildi ve otel arayışına girildi. Güzergahı Zürih, Cenevre, Lausanne, Montreux, Chillon, Zürih, Stein am Rhein, Engelberg ve Titlis şeklinde seçtikten sonra yine Virtualtourist ve Tripadvisor üzerinden detayları kendime not düştüm.

İsviçre her ne kadar nefis doğası, sakin ve kalabalıktan uzak yaşamı sunsa da aşırı pahalı oluşuyla onca güzelliği gölgeleyen bir özelliğe sahip. Nitekim toplamda hesap yaptığımda uçak parasından daha fazlasını tren biletine ödediğim ortaya çıkıyor. Yine de tren kullanımı oldukça pratik. Eğer kalacağınız süreye uyarsa Swiss Pass veya benzeri biletleri bir incelemenizi öneririm. Uzak mesafelere şehirler arasında çok sık gidecekseniz hem sizi her seferinde bilet alma etme derdinden kurtarıyor hem de epey zaman kazandırıyor. Perondaki ilk trene atlayıp gidiveriyorsunuz. Dağlar bölgesindeki teleferik vb araçların çoğunda geçerli, büyük  bir kısmında da önemli indirimler sağlıyor. Bunların yanında bütün büyük şehirlerdeki tüm toplu taşıma araçları ücretsiz olduğu gibi, yüzlerce müze, şato vb. yerlere de ücretsiz giriş hakkı tanıyor.

Cenevre‘den çok bahsedesim yok. Her ne kadar göl kenarında oluşu ve eski şehir kısmı nispeten güzel denilebilecek olsa da ben bu şehri sevmedim. Gittiğimin ikinci günü cüzdanımı çalmaya çalışan ve Brezilyalı olduğunu iddia eden çocuğun bunda etkisi de yok. Cornavin tren istasyonu civarından köprüye kadar olan kısımda dikkatli olun yeter. Göl kenarı, Horloge Fleurie (çiçekten saat) ve Saint-Pierre katedrali dışında şehrin eski kısmında da biraz görülesi yerler, ufak meydanlar ve şirin dükkanlar var. 

Trenle yarım saat mesafedeki Lausanne ve biraz daha ilerisindeki Montreux ve Chillon’a ise bayıldım. Lausanne iç kesimlere doğru uzanan dar sokaklarıyla çok daha samimi ve sıcak bir ortam gibi geldi bana. Hava güneşliydi. Sabah erkenden yola çıkıp erken saatlerde orayı gezmeye başladım. Şehrin belirli bölgelerinde (genellikle turistik güzergahlarda) kullanıma açık ve ücretsiz sunulan kablosuz internet hizmeti takdir edilesi. Tren istasyonundan çıkınca hemen köşedeki turizm danışma bürosundan edineceğiniz ufak harita ve rehberler size Lausanne’ı oldukça güzel gezdiriyor. Erken başlarsanız yarım günde, daha geç uğrarsanız 1 günde Lausanne biter. Nitekim çok büyük bir yer değil. Ama kafa dinlemek için bire bir. Amaç kafa dinlemekse Montreux daha ön plana çıkar onu da ekleyeyim…

Lausanne‘da en dikkat çekici yapı elbette en tepedeki katedral. Bunun dışında Hotel de Ville’in bulunduğu minik meydan çok güzel. Buradan kıvrılarak ahşap merdivenlerden yukarı katedrale doğru uzanabilirsiniz. Devamında St. Maire şatosunu da göreceksiniz. Yoldan aşağı doğru inip merkeze doğru geri döndüğünüzde ise sizi devasa Palais de Rumine karşılayacak. Günümüzde güzel sanatlar ve bilim müzesi olarak kullanılıyor. Eğer göl kıyısında da yürümek isterseniz Quais d’ouchy en doğru adres. Yeşillikler arasında gölün dibinden yürüyüş parkurunu takip edip stres atabilirsiniz.

Montreax nefis. Neden Freddie Mercury’nin buralara aşık olup kafasını dinlemek için gittiğini oradayken daha iyi anlıyor insan. Etraftaki dinginlik, göl kenarında kısa bir yürüyüş, çiçekler ve yeşillikler arasında muhteşem manzara eşliğinde güneşin batışını izlemek… Hepsi ayrı birer keyif. Mercury’nin hikayesini özetlemek gerekirse kayıt yapabilmek için bu civarlarda bir stüdyo kiralarlar. Ortam ve insanlar o kadar güzeldir ki her seferinde bu albümün yaratılması sürecindeki yardım ve yaklaşımlarından ötürü Montreux halkına teşekkür eder. Ölümü bütün dünyada olduğu gibi burada da yankı bulur. Ama burada onun maneviyatı biraz daha fazla hissedilmektedir. O yüzden göl kenarına onun anısına, meşhur pozuna sahip heykeli dikerler. Hayranları ise ziyaret edip taziyelerini ufak not kağıtlarıyla yanına bırakırlar bir çiçekle birlikte. Dönem dönem festival kapsamında bazı anma törenleri de yıllık olarak gerçekleştiriliyor. İnternette detayları bulabilirsiniz. İşte bütün bunların birleşimi ve Queen sevdası belki de Montreux için çok güzel anılar bıraktı bende. Kesinlikle tavsiye ederim.

Buradan birkaç durak ötedeki Château de Chillon ise ziyarete değer noktalardan bir diğeri. Otobüsle kolayca ulaşabildiğiniz şatoya giriş ücretli. Ama eğer SwissPass aldıysanız bedavaya geliyor. Zamanında ticaret yollarının kontrolü ve şehrin giriş çıkışı için kayaların üzerine inşa edilen bu şato, dönemin güçlü ailelerine de yuva olmuş. Labirent gibi birbirine çıkan odaları, zindanları, ziyafet salonları ve yüzlerce yıl öncesinden halen sağlam kalabilmiş antik mobilyalarıyla dikkat çekici. Bunun da ötesinde güzel fotoğraf kareleri sunuyor. Şimdilerde zindan kısmında şarap mahzeni olarak kullanılan bir bölüm de var. Dilerseniz içeriden yerel üretim şarapları tadıp satın alabilirsiniz.

Zürih ise beklediğim gibiydi. Gri bulutların altında güzel dar sokakların arasına serpiştirilmiş dik çatılı evler ve sivri kuleler… Hep söylediğim bir şey var, bir şehirde deniz veya nehir varsa orası genellikle güzel oluyor. Bu Zürih için de geçerli. 

Şehir gezilesi yerler açısından oldukça ufak denebilir. Eski kısım daha hareketli. Özellikle restoran ve barların olduğu yerler akşam saatlerinde daha şenlikli oluyor. Gölün uzantısı olan nehrin sol tarafı ise ağırlıklı olarak Bahnhofstrasse ve ona doğru açılan dar sokaklarda yaşanıyor. Geri kalan yerler yerleşim birimlerinin bulunduğu kısımlar olarak dışarı doğru genişliyor.

Kaldığım otel (Statt Hotel) hemen Rathaus’un dibinde ve eski şehire çok yakın, tren istasyonuna ise yürüme mesafesindeki beni fazlasıyla memnun etti. Hem konforu, hem de konumu açısından kusursuzdu. Fiyat pahalı olsa da iyi bir hizmet almanın huzurunu hissettiriyor insana. http://www.statthotel.ch/

Gezinin en keyifli kısımları ise Stein am Rhein ve Alp Dağları’nın eteklerindeki Engelberg tarafında yaptığım tırmanışlardı. Onlara dair notlar daha sonra…

yorum
Share/Save/Bookmark
Dönüş yolunda Delhi Indra Ghandi havaalanında Hintli polisle yaşadığım diyalogu unutmadan not düşeyim :) Yorumsuz.
Polis: Çanta sizin sanırım bir açar mısınız?Ben: Tabi buyrun.Polis: Dip kısımda piller var galiba?Ben: Olabilir, kameranındır.Polis: Kameranın içinde pil yok mu?Ben: Var, bunlar yedek piller.Polis: Yedek pile izin verilmiyor.Ben: Nasıl yani? Ülkeye girerken aldınız, çıkarken mi izin yok?Polis: Kaç pil var?Ben: 4Polis: Neden 4? (bu sırada kameranın kapağı açılır…) Ben: 4 pille çalışıyor çünkü, bu yüzden.Polis: 2 pilden fazlasına izin verilmiyor.Ben: Az önce pile izin verilmiyor dediniz, şimdi 2 pil mi oldu?Polis: Evet yedek pil taşıyamazsınız.Ben: İlk defa sizde böyle bir şey duydum.Diğer bir polis: Tamam bırak gitsin. 18.12.11

Dönüş yolunda Delhi Indra Ghandi havaalanında Hintli polisle yaşadığım diyalogu unutmadan not düşeyim :) Yorumsuz.

Polis: Çanta sizin sanırım bir açar mısınız?
Ben: Tabi buyrun.

Polis: Dip kısımda piller var galiba?
Ben: Olabilir, kameranındır.

Polis: Kameranın içinde pil yok mu?
Ben: Var, bunlar yedek piller.

Polis: Yedek pile izin verilmiyor.
Ben: Nasıl yani? Ülkeye girerken aldınız, çıkarken mi izin yok?

Polis: Kaç pil var?
Ben: 4
Polis: Neden 4? (bu sırada kameranın kapağı açılır…) 
Ben: 4 pille çalışıyor çünkü, bu yüzden.

Polis: 2 pilden fazlasına izin verilmiyor.
Ben: Az önce pile izin verilmiyor dediniz, şimdi 2 pil mi oldu?
Polis: Evet yedek pil taşıyamazsınız.

Ben: İlk defa sizde böyle bir şey duydum.
Diğer bir polis: Tamam bırak gitsin.

yorum
Share/Save/Bookmark
Kısa kısa Hindistan gezi notları…
Çok enteresan bir yer burası. Daha önce gezdiğim gördüğüm yerlere hiç benzemiyor. İki günün sonrasında aklımda yer eden şeyleri kısaca not düşeyim.
En başta aşırı pis. Buraya gelecekseniz hijyeni unutun. Her yer toz toprak. Bunun da ötesinde çöp dolu ortalık. Çürük yumurta kokulu, ineklerin sokaklarda dolandığı ve çöpleri kemirerek beslendiği yerlerin hemen yanından geçen kanalizasyon suları ve bunların dibinde çadırlarda yaşayan yoksullar. Şaka değil. Hepsine gözlerimle şahit olmak ürkütücü.
Bazen nadiren bulabileceğiniz, şehirdeki birkaç alışveriş merkezinden birine girdiğinizde farklı bir zaman boyutuna geçiyor gibi oluyorsunuz. Dışarı çıktığınızda ise gerçek yüzünüze okkalı bir tokat atıyor. Nasıl bu kadar kötü ve çoğu zaman mide bulandırıcı görüntüler olabilir diye soruyor insan. Ve tüm bu olumsuz şartlar içerisinde yaşamını sürdüren insanlar…
Özellikle Eski Delhi (ki şehrin kuzey kesimi) pislik içinde ve varoş mahalleleri görünümünde. Yeni Delhi ise (bugünkü şehir merkezi) daha büyük caddelerin ve nispeten apartmanların yer aldığı kısımlara sahip.
Görsel miras adına en önemli şeyler ise tapınaklar, camiler ve benzeri din temalı yapılar olarak öne çıkıyor. Red Fort, Jama Masjid (bildiğiniz cami), India Gate, Humayun Tomb ve Lotus Temple en bilinen mekanlar. Bunların yanında Noida civarında Akshadram adında yeni yapılmış görkemli bir tapınak daha mevcut.
Trafik diye bir şey var ama kural hak getire… Bütün yollarda korna sesleri. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Karşı şeritten kaptırıp üzerinize doğru gelenler, sağdan soldan önünüze çıkan tuktuk’lar veya bisikletli taksiler, tehlike saçan motorlular ve bu düzensizliğe rağmen tek bir kaza bile olmaması…
Tuktuk’lar için fiyat belirlemede kullanılan taksimetre benzeri şeyler var ama pek güvenilir olmadığı söyleniyor. Pazarlıkla daha uygun fiyat yakalayabiliyorsunuz. Zaten hemen her şey çok ucuz olduğu için çok fazla pazarlık etmenin de anlamı yok. Harcadığınız kelimeler en fazla 1-2 lira kazandırıyor size. Sağı solu açık olduğu için hava biraz serinse kesinlikle üşüyeceksiniz. Sürücülerin kafasına sarıp sarmaladıkları atkılar tuktuk’a bindikten sonra anlam kazanıyor. Sanki hiç cam yokmuş gibi.
En düzenli çalışan ulaşım aracı ise metro. Şaşırtıcı bir şekilde temiz ve sistematik. Gideceğiniz mesafeye göre para ödeyip jeton alıyorsunuz. Ama eğer ola ki iş çıkış saatlerine denk geldiyseniz, hele hele büyük duraklarda metroya binmeye çalışacaksanız direkt olarak tavsiyem, boşverin vazgeçin. Binmek imkansız. Fotoğraf karelerinde ve NG belgesellerinde gördüğünüz görüntüler gerçeğe dönüveriyor o anda.
Yemekleri denemeye cesaret edemiyorum. Herhangi bir hastalık kapma riski gerçekten büyük. Şimdilik noodle, pizza veya KFC’den alınmış tavuk gibi şeylerle idare ediyorum. Sanırım sonuna kadar böyle gider. Oteldeki kahvaltılar da tatsız tuzsuz. Peynir ve süt ürünleri yok.
Gezmek için Jaipur ve de Taj Mahal’i görmek için Agra, gidilmesi gereken yerler. Ama maalesef iş nedeniyle o kadar vaktim olmayacak. Turist olarak gelseydim muhtemelen ve özellikle Jaipur’a gitmeyi seçerdim. Delhi’de çok fazla bir şey yok nitekim.
Hindistan her seferinde sizi şaşırtıyor. Her istediğinizi yapamıyorsunuz. Kendine has yapısıyla sizi o yönlendiriyor. Gitmek istediğiniz bir yer o gün kapalı olabiliyor. Veya gittiğinizde bırakmak istemeyeceğiniz eşyalarınızı, teslim etmeyi hiç istemeyeceğiniz yerlere koymanızı isteyebiliyorlar. Ondan da ötesi, aşırı kalabalıktan ötürü metroya binemeyip başka yere gitmek zorunda da kalabiliyorsunuz. O yüzden sürprizlere hazırlıklı olmak gerek. Her köşe başında, kafanızı çevirdiğiniz her sokakta farklı ve standart yaşantılardan çok uzak görüntüler sizi karşılayacak. Macera arıyorsanız gelin. Bana sorarsanız ise muhtemelen Delhi’ye bir daha gelmem. 13.12.11

Kısa kısa Hindistan gezi notları…

Çok enteresan bir yer burası. Daha önce gezdiğim gördüğüm yerlere hiç benzemiyor. İki günün sonrasında aklımda yer eden şeyleri kısaca not düşeyim.

En başta aşırı pis. Buraya gelecekseniz hijyeni unutun. Her yer toz toprak. Bunun da ötesinde çöp dolu ortalık. Çürük yumurta kokulu, ineklerin sokaklarda dolandığı ve çöpleri kemirerek beslendiği yerlerin hemen yanından geçen kanalizasyon suları ve bunların dibinde çadırlarda yaşayan yoksullar. Şaka değil. Hepsine gözlerimle şahit olmak ürkütücü.

Bazen nadiren bulabileceğiniz, şehirdeki birkaç alışveriş merkezinden birine girdiğinizde farklı bir zaman boyutuna geçiyor gibi oluyorsunuz. Dışarı çıktığınızda ise gerçek yüzünüze okkalı bir tokat atıyor. Nasıl bu kadar kötü ve çoğu zaman mide bulandırıcı görüntüler olabilir diye soruyor insan. Ve tüm bu olumsuz şartlar içerisinde yaşamını sürdüren insanlar…

Özellikle Eski Delhi (ki şehrin kuzey kesimi) pislik içinde ve varoş mahalleleri görünümünde. Yeni Delhi ise (bugünkü şehir merkezi) daha büyük caddelerin ve nispeten apartmanların yer aldığı kısımlara sahip.

Görsel miras adına en önemli şeyler ise tapınaklar, camiler ve benzeri din temalı yapılar olarak öne çıkıyor. Red Fort, Jama Masjid (bildiğiniz cami), India Gate, Humayun Tomb ve Lotus Temple en bilinen mekanlar. Bunların yanında Noida civarında Akshadram adında yeni yapılmış görkemli bir tapınak daha mevcut.

Trafik diye bir şey var ama kural hak getire… Bütün yollarda korna sesleri. Kimsenin kimseye tahammülü yok. Karşı şeritten kaptırıp üzerinize doğru gelenler, sağdan soldan önünüze çıkan tuktuk’lar veya bisikletli taksiler, tehlike saçan motorlular ve bu düzensizliğe rağmen tek bir kaza bile olmaması…

Tuktuk’lar için fiyat belirlemede kullanılan taksimetre benzeri şeyler var ama pek güvenilir olmadığı söyleniyor. Pazarlıkla daha uygun fiyat yakalayabiliyorsunuz. Zaten hemen her şey çok ucuz olduğu için çok fazla pazarlık etmenin de anlamı yok. Harcadığınız kelimeler en fazla 1-2 lira kazandırıyor size. Sağı solu açık olduğu için hava biraz serinse kesinlikle üşüyeceksiniz. Sürücülerin kafasına sarıp sarmaladıkları atkılar tuktuk’a bindikten sonra anlam kazanıyor. Sanki hiç cam yokmuş gibi.

En düzenli çalışan ulaşım aracı ise metro. Şaşırtıcı bir şekilde temiz ve sistematik. Gideceğiniz mesafeye göre para ödeyip jeton alıyorsunuz. Ama eğer ola ki iş çıkış saatlerine denk geldiyseniz, hele hele büyük duraklarda metroya binmeye çalışacaksanız direkt olarak tavsiyem, boşverin vazgeçin. Binmek imkansız. Fotoğraf karelerinde ve NG belgesellerinde gördüğünüz görüntüler gerçeğe dönüveriyor o anda.

Yemekleri denemeye cesaret edemiyorum. Herhangi bir hastalık kapma riski gerçekten büyük. Şimdilik noodle, pizza veya KFC’den alınmış tavuk gibi şeylerle idare ediyorum. Sanırım sonuna kadar böyle gider. Oteldeki kahvaltılar da tatsız tuzsuz. Peynir ve süt ürünleri yok.

Gezmek için Jaipur ve de Taj Mahal’i görmek için Agra, gidilmesi gereken yerler. Ama maalesef iş nedeniyle o kadar vaktim olmayacak. Turist olarak gelseydim muhtemelen ve özellikle Jaipur’a gitmeyi seçerdim. Delhi’de çok fazla bir şey yok nitekim.

Hindistan her seferinde sizi şaşırtıyor. Her istediğinizi yapamıyorsunuz. Kendine has yapısıyla sizi o yönlendiriyor. Gitmek istediğiniz bir yer o gün kapalı olabiliyor. Veya gittiğinizde bırakmak istemeyeceğiniz eşyalarınızı, teslim etmeyi hiç istemeyeceğiniz yerlere koymanızı isteyebiliyorlar. Ondan da ötesi, aşırı kalabalıktan ötürü metroya binemeyip başka yere gitmek zorunda da kalabiliyorsunuz. O yüzden sürprizlere hazırlıklı olmak gerek. Her köşe başında, kafanızı çevirdiğiniz her sokakta farklı ve standart yaşantılardan çok uzak görüntüler sizi karşılayacak. Macera arıyorsanız gelin. Bana sorarsanız ise muhtemelen Delhi’ye bir daha gelmem.

yorum
Share/Save/Bookmark
Gezdiğim yerlere dair çektiğim fotoğrafları özellikle arkadaş çevremden isteyenlerle sık sık paylaşıyordum. Büyük bir kısmı son beş senede çekilmiş onbinlerce fotoğraf birikmişti ve hepsini bilgisayarda tutuyordum.
Geçen Ağustos ayında T+L dergisinin Türkiye baskısına hazırladığım bir yazıda Blurb.com‘dan bahsediliyordu. Sistem çok güzeldi. Bilgisyarınıza indirdiğiniz bir yazılımla, onlarca hazır şablon üzerinden seçimler yaparak, dilediğiniz tarzda ve kendinize ait bir kitap yaratabiliyordunuz. Tasarım tamamlandıktan sonra bunu siteye gönderip bastırmak için de parasını ödediğinizde yüksek kalitede hazırlanan kitabınız evinize teslim ediliyordu.
O dönemlerde sitenin adresini evdeki bilgisayarımın masaüstüne atmıştım ve her gün bana bakıyordu. En son İsviçre gezisinin ardından içlerinde çok beğendiğim fotoğrafların ortaya çıkması da beni tetikleyen bir unsur oldu sanırım.
Uzun lafın kısası, gezi fotoğraflarımdan oluşan ilk kitabım “yolculuk”un siparişi verildi. Deneme mahiyetindeki bu sürümde 9 farklı ülkeden 260 civarında seçilmiş fotoğraf yer alıyor. Kitap ise 226 sayfa.
İtiraf etmeliyim ki, çektiğiniz fotoğrafların her birinde o ana dair sizde kalan birşeyler olduğu için eleme yapmak epey zor oldu. Mümkün olduğu kadar en çok sevdiğim kareleri bir araya getirmeye çalıştım. İlk baskı 1 Aralık’ta teslim edilecek. Heyecanlıyım… Diğer ülkeler için de farklı kitaplar tasarlamayı planlıyorum. Ama biraz da zaman meselesi. 
Kitabın örnek sayfalarını merak edenler için Blurb üzerinde “preview” sayfaları mevcut. Dileyenler buraya tıklayarak göz atabilir. 20.11.11

Gezdiğim yerlere dair çektiğim fotoğrafları özellikle arkadaş çevremden isteyenlerle sık sık paylaşıyordum. Büyük bir kısmı son beş senede çekilmiş onbinlerce fotoğraf birikmişti ve hepsini bilgisayarda tutuyordum.

Geçen Ağustos ayında T+L dergisinin Türkiye baskısına hazırladığım bir yazıda Blurb.com‘dan bahsediliyordu. Sistem çok güzeldi. Bilgisyarınıza indirdiğiniz bir yazılımla, onlarca hazır şablon üzerinden seçimler yaparak, dilediğiniz tarzda ve kendinize ait bir kitap yaratabiliyordunuz. Tasarım tamamlandıktan sonra bunu siteye gönderip bastırmak için de parasını ödediğinizde yüksek kalitede hazırlanan kitabınız evinize teslim ediliyordu.

O dönemlerde sitenin adresini evdeki bilgisayarımın masaüstüne atmıştım ve her gün bana bakıyordu. En son İsviçre gezisinin ardından içlerinde çok beğendiğim fotoğrafların ortaya çıkması da beni tetikleyen bir unsur oldu sanırım.

Uzun lafın kısası, gezi fotoğraflarımdan oluşan ilk kitabım “yolculuk”un siparişi verildi. Deneme mahiyetindeki bu sürümde 9 farklı ülkeden 260 civarında seçilmiş fotoğraf yer alıyor. Kitap ise 226 sayfa.

İtiraf etmeliyim ki, çektiğiniz fotoğrafların her birinde o ana dair sizde kalan birşeyler olduğu için eleme yapmak epey zor oldu. Mümkün olduğu kadar en çok sevdiğim kareleri bir araya getirmeye çalıştım. İlk baskı 1 Aralık’ta teslim edilecek. Heyecanlıyım… Diğer ülkeler için de farklı kitaplar tasarlamayı planlıyorum. Ama biraz da zaman meselesi. 

Kitabın örnek sayfalarını merak edenler için Blurb üzerinde “preview” sayfaları mevcut. Dileyenler buraya tıklayarak göz atabilir.

yorum
Share/Save/Bookmark
14.11.11

İsviçre’den önce fotoğraf özetleri…

Mekanlar sırasıyla:
- Montreux ve Freddie Mercury
- Engelberg, Titlis 
- Stein am Rhein
- Stein am Rhein
- Château de Chillon
- Stein am Rhein
- Geneva
- Zurich
- Stein am Rhein
- Brünni 

yorum
Share/Save/Bookmark
05.11.11

Kendime not…

yorum
Share/Save/Bookmark

  Sayfa 1 / 7